Ben geçen bahar aşık olmuştum…

Saatler süren o konuşmalara

Hal hatır sorulmalara

Beni güzel havalar mahvediyor darken

Onun varlığımla mahvolmasına

Ya da öyle olduğunu söylemesine

Her şeyin çözüm bulmuş gibi olmasına

Veya öyle olduğuna inanmaya

Biraz masum yalanlara

Biraz acı gerçeklere

Biraz hayallere

Biraz kırıklıklarına

Yaslanacak bir omuza

Teslim olmanın kolaylığına

Kendimi baştan tanıtabilmeye

Başından anlaşılmış olabilmeye

Olduğum gibi sevilme ihtimaline

İhtimallerin çokluğuna

Geçen bahar aşık olmuştum…

Ben aşık olmuştum…

Geçen bahar…

Müzik önerisi: Ben Her Bahar Aşık Olurum – Sezen Aksu

6 Mart 2021, İstanbul

 Merhaba Canım Zeynep,

Uzun zamandır mektup yazmıyordum sana. Bugün içinin hafif buruk olduğunu görüyorum. Aslında senin de farkında olduğun çok önemli bir şeyi bir de ben hatırlatmak istedim sana…

Bazen içinden, uzun zamandır yalnız olduğun için, “Hayatıma yeniden birini almakta zorlanır mıyım acaba?” diye düşünüyorsun.

Çok haklısın böyle düşünmekte. Alıştın çünkü iyice kendi düzenine. Anlıyorum seni. İlk bakışta da zor olacakmış gibi duruyor, doğru. 

Ama eğer düşünürsen, bunun tam tersinin geçerli olduğunu göreceksin.

Şu son bir senedir öğrendiğin belki de en önemli şey, önce kendinin en iyi hayat arkadaşı, sevgilisi, koruyanı, kollayanı olmak gerektiği değil miydi? Ve gördüğüm kadarıyla sen bunu oldukça iyi başarıyorsun. 

Eski ilişkilerine bir bak. O beraberlikleri sürdürebilmek için kaç kez kendi tercihlerinden, yolundan, hatta bazen yaşam tarzından vazgeçtin? Her seferinde uyum sağlaması gerekenin sen olduğunu düşündün ama hiçbirinde işe yaramadı.

Yerinde, zamanında ve dozunda çizmediğin çizgiler, dile getirmediğin “hayır”lar, geleneksel doğrularla yetiştirilmiş ancak özünde son derece özgür ruhlu olan Zeynep’i hırçınlaştırmadı mı? Sertleştirmedi mi? 

Şimdi, bugün kendini çok daha iyi tanıyan, ne istediğini daha iyi bilen, ama daha yumuşak, uyum sağlayabileceği, esneyebileceği noktaların daha farkında olan, esneyemeyeceği durumda kendini koruyabilen ve tüm bunların yanında, yalnız kalmaktan da korkmayan bir Zeynep var.

Evet, yalnızlığınla barıştın, kendinle barıştın. Hayatınla ilgili isteklerin, arzuların daha net. Ve bu isteklerin, arzuların arasında bir ilişki de var elbette. Ama sen bu ilişkiye ihtiyaç duymuyorsun. 

İşte tam da bu ihtiyaçsızlık noktasından bakmak daha iyi geliyor sanki ilişkilere. Bir insanla sadece onunla birlikte olmak istediğin, onu sevdiğin için birlikte olmak… Hayatındaki bir boşluğu doldurması için değil… 

Bir ilişki için en sağlıklı bakış açısı sence de bu değil mi?

Artık daha seçici olduğun, dolayısıyla seçeneklerinin de iyice azaldığı doğru. Bu anlamda işin daha zor olabilir. Ama şimdi, hayatını gerçek anlamda paylaşmaya, kendinde bulduğun iyisiyle, kötüsüyle kabulle gelen gerçek sevgiyi vermeye de bir o kadar hazırsın. 

Evet her şey sevgiyle başlıyor. Ve sen kendini sevmeyi öğrenerek en doğru yerden başladın. 

Önünde kendini sevdiğin kadar sevileceğin, çok güzel günler var. Sen de buna inan olur mu?

Sevgililer Günü’n kutlu olsun… 

Müzik Önerisi: Her Şey Sevgiyle Başlar – Bülent Ortaçgil (Nükhet Ruacan’dan da dinleyiniz)

14 Şubat 2021, İstanbul

Her insan diğerlerinden farklı bir özellikle gelir dünyaya. Farklı bir yetenekle. Elbette bazı konularda benzerlik gösteririz birbirimize ama özümüzde hepimiz birbirimizden farklıyız. Her birimiz biriciğiz. 

İşte bu farkımızı bulma, kendi yeteneğimizi keşfetme yolculuğu yaşam. Kimimiz için daha kolay, kimimiz için de oldukça zorlu bir yolculuk. 

Kendimizi farkedene, kendi yolumuzu bulana kadar çevremizden aldığımız destek altın değerinde. Çocuğu iyi gözlemleyen, onun eğilimlerini farkederek doğru tarafa yönlendiren anne, baba ya da öğretmen örneğin. O kadar kıymetli ki. 

Ama diyelim ki böyle biri olmadı hayatımızda, yine de bunun arkasına sığınmamıza izin vermiyor hayat. Bize o yolu buldurmak için elinden ne geliyorsa yapıyor, acı tatlı deneyimler yaşatıyor. 

Kendini keşfetmek, neyi sevdiğini, ne yaparken mutlu olduğunu, ne yaparken zaman mevhumunu kaybettiğini, hangi işin iş gibi gelmediğini bulmak ve o işte şartlar ne olursa olsun çok iyi olmaya çabalamak insana müthiş bir iç huzuru yaşatıyor… kendimden biliyorum…

Benim ailem yeteneklerimin değil, onların gözünde doğru olanın peşinden gitmemi istediler. Onlara da öyle yapılmıştı çünkü. Bildikleri buydu. Ve elbette benim için en iyisini istediler. Emniyetli olan yolu seçmemi, zarar görmememi istediler. Ama onların istediklerini yaptığım sürece mutlu olamadım bir türlü. 

Ne zaman kalbimin sesini dinlemeye, kendi yeteneklerimi keşfetmeye ve tüm yeteneklerimi birarada kullanmaya başladım, ancak o zaman iç huzuru, tatmini yakalayabildim. 

Kalbinin götürdüğü yere gitmek kolay bir iş değildir. İnişleri, çıkışları, ne kadar kararlı olduğunuzu sık sık test edişleri, zahmetleri vardır. Üstüne pek az insan sizi destekler, başaracağınıza inanır. Öyle insanları bulduğunuzda sıkı sıkı sarılın ama yine de en büyük kılavuzunuz kalbiniz olsun. Çünkü kendiniz için en iyi olanı aslında en iyi siz bilirsiniz. Ve inanın başka türlü mutlu olmanın bir yolu yoktur. 

Üstelik bunun hayrı sadece size dokunmaz. İnsanlara, ülkenize, dünyaya hizmet edebilmek de yine kendi yolunuzu bulmakla başlar. 

O halde doyum veren bir hayat yaşamanın, şu anda içinden geçtiğimiz günlere ve önümüzde bizi bekleyen yeni dünyaya uyum sağlayabilmenin, çevremize ve insanlığa katkı olabilmenin belki de en önemli yolu kendimize şu soruyu sormak değil midir?

“Ben bu dünyaya ne yapmaya geldim?”

Müzik önerisi: Yüz Yüzeyim – Sertab Erener

6 Şubat 2021, İstanbul

Birkaç gün önce ünlü bir anne (yazının yazılış sebebine ters düşeceğini düşündüğüm için isim kullanmıyorum) kızının regl oluşunu kutlayan bir yazı paylaştı sosyal medyada. Öncelikle, bunu tüm iyi niyetiyle yaptığına gönülden inandığımı söylemek isterim. 

Hepsini okumadım ama anladığım kadarıyla bu konuda oldukça fazla yorum yapılmış. Destekleyenler var elbette ancak yorumlar daha çok bu paylaşımı yapmanın bir nevi “ahlaksızlık” olduğu üzerine.

Asıl söylemek istediğime geçmeden önce konunun bu yönüyle ilgili düşüncelerimi dile getirmek isterim.

Bütün kadınlar regl oluyor. Yani toplumun yarısı. Üstelik bir kadının regl olması onun doğurganlığının başladığını gösterir. Yani neslimizin devamı için gereklidir.

Üstelik de regl olmak, kadının üzerinde hem fiziksel hem de ruhsal baskı yaratır. Kişinin sağlık durumuna bağlı olarak öncesinde (PMS) ve sırasında depresyon, ağrı, hareket etmekte zorluk, mide rahatsızlıkları, karar vermede güçlük gibi, hatta bazen çok daha ağır olan etkileri vardır. Her ay! 

Ve kadın, söz gelimi önemli bir toplantısı varsa “Regl olmak üzereyim, erteleyelim” diyemez. Ya da bir genç kızın önemli bir sınavı bu döneme denk geliyorsa, girmeme hakkı yoktur. Sanki hiç böyle bir şey yaşamıyorlarmış gibi görevlerini yerine getirmeleri beklenir.

Bu tip şeyler dile getirilmez! Ayıptır! 

Ama ayıp olmamalıdır! Bu konu kendi doğallığında, rahatça dile getirilebilmelidir!

Benim üzerinde durmak istediğim konu ise bambaşka: Çocuk hakları!

Şimdi o kız çocuğumuz, kendisi için bu kadar özel bir durumun ilanına kendi mi karar vermiştir? Ne zaman regl olduğunun tüm ülke tarafından bilinmesi onun seçimi midir? Bu kadar özel bir hakkı çocuğun elinden aldığınızda, geriye ne kalır? Bu çocuk için nasıl bir mesajdır?

Bir çocuğun, bir birey olarak görülmesi ve özeline saygı gösterilmesi için o çocuk kaç yaşına gelmelidir? Çocuk yaşta yaşanan her şeyin, bir bireyin geleceğine nasıl etki ettiğinin anlaşılması için insanoğlu daha ne yaşamalıdır?

İşte asıl üzerinde düşünülmesi gereken, hassasiyetle cevaplanması gereken sorular bunlardır! 

Kitap önerisi: Bir çocuğun her gün hiç düşünülmeden ihlal edilen gerçek haklarından pek az kişi söz eder. Daha sağlıklı çocuklar ve daha sağlıklı bir toplum için bu çok önemlidir oysa. Alice Miller ve Nihan Kaya’nın kitaplarını okumanızı öneririm. 

21 Ocak 2021, İstanbul

Üzerimde anneannemin sabahlığı

Ruhumda annemden izler

Gönül ikisini de sarmak

Sonunda kendi olmak ister

Müzik önerisi: Kendimce – Sezen Aksu

28 Aralık 2020, İstanbul

Bir önceki yazımda bakış açımızı değiştirmenin, sahip olduklarımıza, hayatımızdaki güzelliklere odaklanmanın özellikle bugünlerde olumlu yönde bizlere yardımcı olacağından bahsetmiştim.

Şimdi de sizlere bunun için kendi uyguladığım bir yöntemden bahsetmek istiyorum:

“Mutluluk Defteri”nden…

Tam da geçen sene, bu zamanlardı. Hayatımın bambaşka bir yöne doğru gittiğini zannederken birdenbire hiç ummadığım şeyler oldu. Hayatımı, kelimenin tam da anlamıyla, en baştan kurmam gerekti.

Yepyeni bir semtte, yepyeni bir eve taşınmış, çatal bıçağıma kadar en baştan almam gerekmişti. Her şey ama her şey yeniydi ve de aslında tam da istediğim gibiydi ama o zaman bunu göremiyordum. Hala eski hayallerime tutunuyor, yeni hayaller kurmayı reddediyordum.

Bu ruh haliyle günler, haftalar geçirdim…

Sonra bir gün bir davete katıldım. O davette yapılan sunumu not alabilmem için bir defter ve bir kalem hediye edilmişti. Gecenin sonunda eve geldiğimde, uzun zamandır bu kadar keyifli zaman geçirmemiş olduğumu farkettim. 

Acaba hiç mi başka güzel şey olmuyordu hayatımda? Yoksa ben mi durup farketmesini bilmiyordum?

İşte o geceden başlayarak, her akşam uyumadan önce yaşadığım günü düşünüp, beni mutlu eden keyifli anları yazmaya başladım. O deftere de “Mutluluk Defteri” adını verdim.

Bir süre sonra, uzun zamandır aramayan arkadaşlarım arıyor, çeşitli davetler alıyor, aradığım iş ortaklarına ulaşıyor, hiç ummadığım işler alıyordum. Gerçekten tam olarak böyle oldu. Ve ben o kötü dönemimi Mutluluk Defteri ile atlattım…

Evet, bu bahsettiğim günlerin üzerinden 1 sene geçti ve itiraf etmeliyim ki, 2. kez restoranlar kapatılıp, işlerimiz durunca, ilk günlerde biraz zorlandım. Zaten kendimi motive etmek için büyük çaba harcayarak geçirdiğim o zorlu bahar ve yaz aylarıdan sonra en başa dönmüşlük hissi hiç iyi gelmedi.

Neden sonra, Mutluluk Defteri’ni hatırladım ve yeniden uyumadan önce o günün güzelliklerini hatırlayıp yazmaya başladım.

Sonra bir baktım gün içinde güzel anları kovalıyorum ve aklımda tutmaya çalışıyorum akşama yazmak için. Ve uyku saatim yaklaştıkça bir heyecan, bir heyecan!

Mesela bugün uzun süre sonra ilk kez güneş açtı ve kısa da olsa küçük balkonumda oturabildim. Dün bir dostum bana nefis bir şiir kitabı göndermişti, #onbirkahvesi ‘nde yeni tanıdığım bu sanatçının şiirleri bana eşlik etti ve beni bilmediğim bir dünyaya götürdü… Bu arada çok değer verdiğim ve saygı duyduğum iki büyüğüm, biri baba yarısı biri çok değerli hocam, aynı anda bana gülümsemenin önemi ile ilgili iki video gönderdiler. Gerçekten aynı anda! Üzerine de yurtdışında yaşayan ve çok özlediğim bir arkadaşım aramasın mı?

Belki dışarı çıkamadım ama ne kadar güzel bir gündü!

Şimdi bana neşenin neşeyi, umudun umudu, sevginin sevgiyi çekmediğini söyleyebilir misiniz?

Müzik önerisi: Smile – Nat King Cole

19 Aralık 2020, İstanbul

EN İYİ AÇI

Hiçbir şey biriktirmem ben. Okuduğum kitapları da. Veririm. Okurum ve veririm. Başkasının da benim okurken çıktığım yolculuğa çıkmasına vesile olmayı severim.

Ama bazı kitaplar var, onlar ömürlük. Altı çizili cümlelerle, kenarı kıvrılmış sayfalarla dolu. Bazısına dönüp dönüp bakıyorum, bazısına da her an bakabilirim. Ya da bakmam. Ama kütüphanemde durmasını seviyorum.

Bir kitap var mesela, 10 sene olmuştur alalı. Tavsiye üzerine. Henüz kapağını açmamıştım birkaç gün öncesine dek. Ama verememişim de işte bir türlü. Sanki biliyormuşum gibi zamanının geleceğini. Aniden raftan alıp okumaya başladım. Ara verdiğim yazılarıma yeniden başlamama vesile oldu. Kitapların da zamanları var sanırım. Hatta hayatımızda görevleri… Bahsettiğim kitap şimdi başucumda. Gecenin 03:30’unda bu yazıyı yazarken bakışıyoruz.

Üniversiteden kalma kitaplarım var örneğin. En az 20 senelik. 3 tane. Diğerlerini vermişim, bunları tutmuşum. Son günlerde, içimde o yıllarda öğrendiklerimi tazeleme isteği var. Öyle bir anda geldi. Acayip heves ettim. Keyifle kahvemi hazırlayıp sanat tarihi okuyorum iyi mi?

Mısırlı sanatçılar mesela, insan bedenini çizerken hangi bölümü hangi açıdan iyi görünüyorsa öyle çiziyorlar. Söz gelimi, insan kafasını profilden çizerken, üzerine gözün tam karşıdan görünüşünü çiziyorlar. 

Unutmuşum bu bilgiyi. Hangi açıdan iyi görünüyorsa, o açıdan resmetmek…

Belki de çoğu zaman, hele de bugünlerde, en iyi görünen açıyı bulup hayatımıza oradan bakmaktır bizi kurtaracak olan. Çünkü bakış açımızı değiştirdiğimizde yaşamımızda mutlaka iyi giden şeylerin de olduğunu görmemiz mümkün oluyor.

Ve hayatın o iyi giden taraflarına odaklanmak, yani neyin yolunda gitmediğine değil neyin yolunda olduğuna, sahip olduklarımıza odaklanmak neler değiştirirdi acaba hayatımızda? Cevaplamaya değmez mi?

Müzik önerisi: What The World Needs Now – Dionne Warwick

12 Aralık 2020, İstanbul

Beni özlemişsin, sesinden anladım… Telefonu coşkuyla açışından anladım…

Ben senin nasıl olduğunu, bunca zamandır neler yaptığını öğrenmeye çalışırken lafı bana çevirişinden, “Sen nasılsın asıl?” diye soruşundan anladım.

“Yakındayım” deyince tereddüt etmemenden, “Gel!” demenden, sevincinden anladım.

Beni kapıda gördüğünde yüzünün aydınlanmasından, gözlerinin içinden anladım.

Beni saran kollarından, saçlarımda gezinen ellerinden, konuşmanın medolisinden, konuşamadığımız anlardan, uzun uzun ve de gülümseyerek beni seyretmenden anladım.

Bir türlü veda edemeyişinden, gözden kaybolana kadar ardımdan bakışından anladım…

Ben mi? Ben de özlemişim seni… Hem de çok…

O antrede yaşadığımız birkaç dakikanın ardından, seni sonunda görebilmiş olmanın sevincinin, bir daha ne zaman görebileceğimi bilmemenin kederinde kaybolmasından anladım…

Müzik önerisi: Seninle Bir Dakika – Semiha Yankı

25 Kasım 2020, İstanbul

TEK BAŞIMA

Biliyor musun, sakinleştim ben. Eskisi gibi hırçın değilim. Biraz hep kendimi korumam gerektiğinden ya da korumam gerektiğine inandığımdan, biraz da öyle gördüğümden, öğrendiğimdenmiş hırçınlığım. Şimdi daha iyi anlıyorum.

En küçük tehlike emaresinde, kendimi hem de ne kadar haklı çıkararak ve de en doğru kelimeleri seçerek, o kelimelerle yakıp yıkarak, ne de güzel giderdim ben. Çok iyi giderdim…  

O kadar iyi giderdim ki ve yolumu o kadar sert dönüşlerle değiştirebilirdim ki özenirdi bana arkadaşlarım biliyor musun? Gitmeme, gidebilmeme özenirlerdi. Tek başıma kalabilmeme, tek başıma kalmaktan korkmamama özenirlerdi. 

Ve biliyor musun, tek başına olmakta özenilecek hiçbir şey yok. İnsan paylaşmadan insan olur mu? Ben artık tek başıma olmak istemiyorum. 

Ne güzel gittin sen hayatımdan. Ne kadar beklenmedik. Ne kadar ani. Ve ne kadar haklı.

Haklı mıydın sahi? Haklı mıydım ki? 

Her durumda iyi hissetmiyormuş ardındaki… 

Aynı ardımda bıraktıklarım gibi… Aynı benim gibi…

Müzik önerisi: Tek Başına – Ayten Alpman

9 Kasım 2020, İstanbul

Kadıköy’ün ara sokaklarında
Yan yana yürüyorduk
O yol bizi eve götürüyordu
Başından baktığımızda
Sonunda deniz görünüyordu
O sırada bir vapur iskeleye yanaşıyordu
Bir diğeri uzaklaşıyordu
Bizse bir şeye gülüyorduk
Ayağım kaldırımdaki basamağa takılmıştı
Ayağım o gün ikinci kez takılmıştı
Düşmemem için kolumdan tutuyordu
Aslında ayağım o güne kadar ne çok takılmıştı, bilmiyordu
Ben onu bu kez düşmeyeceğime inandırmaya çalışıyordum
Galiba inanmıyordu
Biz yine de gülüyorduk
Yolun sonu sahi nereye çıkıyordu?
Bilmiyorduk…

Müzik önerisi: Windmills of Your Mind – Barbra Streisand

26 Eylül 2020, İstanbul